13 Ekim 2014 Pazartesi

Otomatik Portakal

Film, kitapta ki hayal dünyasının sınırsızlığını çerçeveleyip önümüze koyuyor. Karakterler, mekanlar kendi ütopik dünyanızda canlanır ve şekillenirken, film buna engel olabiliyor. Hele ki filme uyarlanmış bir kitabın önce filmi izlendiyse ve bu film bir de Kubrick filmiyse anlaşılır olmaktan kopuyor. Olay örgüsüne kaptırırken filmin temasına dokunamamak ve filmin sonunda ne olduğunu çözememek tamamen bir karmaşa. Otomatik Portakal bunlardan bir örneğiydi. Ne kadar bu kitabın önce film uyarlamasını izlemiş olsam da kitabın bende yarattığı izlenimleri buraya dökmek isterim.

-Modern çağın kurbanı olan bir genç; Alex. Hırsızlıktan, zorbualıktan, tecavüzden zevk alan çetenin lideri, Beethoven hayranı. -





Toplumun onayladıklarının dışında hareket ettikçe sıfatın bellidir. Bir kediye fare yediği için kötü diyemezsin, bu herkesçe absürd gelir lakin bir seri katil veya hain bir liderin kendi yaptıkları bu seçim, gerçekten kötüyü seçme anlamında mıdır? Ya da yetiştiği ailesinin, gördüğü olayların, oynadığı arkadaşlarının etkisinde mi o kişi olmuştur? Bize verilen seçim hangi seçimlerin arasından gelmiştir? Seçim sınırlı mıdır gerçekten?
Seçim bulunan ortamdan , dönemden, olaydan etkilenerek yapılır. Bize sunulan seçim sadece bir torbanın içinde bulunan sayılı kağıt parçasıdır. Amma velakin milyonlarca torba vardır gerçekte.  
Bir kedinin fare yemesi, bir insanın fare yemesinden ne kadar daha çok normal olduğu bellidir. Bir yargıyı ne kadar çok tekrar ettikçe, bunu birçok insana doğru olduğunu kabul ettirdikçe o yargı herkesçe doğru olabilir. En fazla doğru kabul edilen şeyler daha fazla insana kabul ettirilebildiği içindir. Peki herkesçe kabul edilen şey gerçekten doğru olabilir mi? Tüm doğrular gerçekten şu zamana kadar sadece alışılagelmiş şeyler midir yoksa?
Hükumetin insanların özgürlüğü satması için sakin yaşamı önümüze sunması, tek amacın huzurlu bir yaşam olması, ülke ve gelecek nesil için çalışmak toplumun kabul ettiği doğrulardır. Dışına çıkılmadığı sürece o refah yaşam biçiminin bozulması neredeyse imkansızdır. Bu doğrular bizim yaşamımız için değil hükumetin yaşamı içindir aslına bakılırsa. 
Alex seçim yapmaktan alıkoyulup, toplumun onayladığı eylemlerin dışına çıkamayan, istese de bunu yapamayan bir genç olduktan sonra, insanlıktan çıkar hale geliyor. Sadece iyilik yapan bir makineye dönüşüyor. Bunu bu hale getiren ise baskıcılığıyla böbürlenen bir hükumet.
Küçük bir makine olarak işlemeye devam ettikçe, toplumda huzur kaçırmazsın. Amacını en alt düzeye düşürdükçe, kim olduğunu dahi unutabilirsin. Kendinden, varlığından ne kadar uzaklaştıkça o kadar mutluluğa yakınsındır. O mutluluk ise senin değil toplumun mutluluğundan başka bir şey değildir.
Bilgisayar oyunları, akıllı telefonlar, modern çağın aletleri, makineleri bize verilen küçük bir aletin içinde yaratılan amaçlarla dolu. Boş bir camın ötesine bakıp hayal dünyasına gidip bir amaç yaratmaktan farksız. 
Amaç yaşama devam edebilmek için en büyük nedendir. Büyük bir amaç belki. Dünyayı gezmek gibi. Belki de bir oyunda seviye atlamak. Fakat ulaşılması mümkün şeyler etrafında amaçlar kuruluyor. Kim varlığının amacını, bu yaşamın amacını öğrenmek istiyor ki?  Kim bunun uğrunda tüm yaşamını verebilir? 
Sonlardan korkan yaratıklarız. Kendi yarattıklarımız için de yaşıyor, amaçlıyor, ölüyoruz. Kendi yarattıklarımız için de savaşıyoruz, cezalandırıyor, ödüllendiriyoruz. Etrafımıza bir daire çiziyor ve dairenin içinde debeleniyoruz. Bir hayat bundan ibaret hale gelebiliyor. 

Tüm hayvanların en zekisi, en trajik bir yaşamı sürdürüyor. Düğümünü hem kendi atan hemde kendi çözemeyen bir çocuk gibi.

İşte bu yüzden Alex'e şu cümlesinde hep hak vermişimdir:

"Eee, ne olacak şimdi ha?"

31 Temmuz 2014 Perşembe

Hangi Ben?


Uzaktan seyrettiğim filmin içine dahil edilmiş gibiyim artık. Yaşayacağımı düşünmediğim şeyler sanki sadece bana verilmişti sergilemem için. Bu oyunu ben üstlenecektim. Fakat ne yaptığımdan, ne yapacağımdan bihaber duruyordum ortada. Ben etrafa bakıyordum, herkeste benim bir şeyler yapmamı bekliyordu. Ama bilmiyordum sebepsizce geldiğim yerde neyin amacıydı bu? Amaçlar çerçevesinde ilerliyordu her şey ve ben bunu gördüğüm için bana verilen görevi yerine getiremiyordum. Bunu yapmak zorunda olmadığımı bildiğim için. Geriye kalan benim aldığım zevk ve duyduğum mutluluktu.Ve ben bu mutluluğu bulamıyordum. Sanki hayatımda ki tüm canlı renkler benden çalınmıştı. Kimse göremiyordu, görmeyi istemiyordu cansız ve yıpranmış bu görünümümü. Dibe ilerliyor ama onun sonunu göremedikçe korkuyordum. Yine de ilerliyordum. Sonsuzluğun yanıtsız kalmış soruları beni duraksatıyor ama muazzamlığı daha hızlı ilerleme sebep oluyor. Sonucu görmek artık pek umurumda değil, önemli olan ilerlediğim an. Fakat yorulmuştum. Yorgunluğumu mazur görmüyorlardı ne yazık ki. Hissetmeyi unutacak kadar ilerletiliyordun yolda. Artık amacı amacın olmadığını anladığın için zorunluydu bunlar, bunlardı seni mutluluğu bulduğun anlardan bile soğutan. Bu yüzden gecelere saklanır olduk. Sessiz kalabalığın içinde kendimizi dinleyebildiğimiz o an için yaşıyorduk. Sokak lambasının aydınlattığı odanın küçük alanında biriktiriyorduk göz yaşlarını. Sebepsiz olsun veya olmasın. Uyku öncesi iç hesaplaşma... Ve her gece ortaya çıkan Tyler Durden yanımız. Tek doğru konuşan kişi ve yaşanılanı aynen yaşandığı gibi anlatan. Bu yüzdendir kimsenin yanında onu ortaya çıkarmamamız. Modern yaşamlarımızdan memnuniyetimizin sahteliğini, gözlerimizi kaçırdığımız o ahlak sorununu, doyumsuz tüketiciliğimizi bize ondan başka kim anlatabilir? Karo çizgilerine basmamak için ısrar eden obsesif Jack mi yoksa özellikle o çizgilere basan dominant Tyler Durden mi?                                                  



                                 

24 Temmuz 2014 Perşembe

Ardındaki

Güzel görünümlere ihtiyaçtık. Kendimiz ve sahipleneceğimiz şey için. Bir şeye ait ve bir şeyin bize ait oluşu toplumda yer kazanabilmişlik hissini verdikçe doyumsuzluğumuz beliriyor. Daha fazla tatmin olmaya ve bu sebeple daha iyisini aramaya başlıyorduk. Hiçbir zaman yerimizden, zamanımızdan, bulunduğumuz andan memnun olamıyor ve bunun sonucunda daha iyi bir yer, daha iyi bir zaman, tadını doyasıya çıkaracağımız anın peşine takılıyoruz. Buna inandıkça acıya maruz kalmış zavallılara dönüşüyoruz.
Bu zavallı susuyor, ama bulduğu hiçbir suyun berraklığı onu memnun etmiyor. Bu sebeple her an daha susuz kalıyor. Peki susuz kalmaya değecek mükemmelik var mıdır? Mükemmeli aramak dibi olmayan bir kuyuya düşmek gibi. Ve daha çok zirvesi olmayan bir dağa tırmanmak gibi.
Bırakalım ardının ardını, biz olanı yaşayalım. Yaşamak için geç kalmadan.



27 Mayıs 2014 Salı

Yarım

Büyük dünyamızın küçük insanları olan bizler, evren genişliğinde bir benlik oluşturabiliyoruz. Daha da büyüyen, durmak bilmeyen. Yenilikleri, değişimleri benimseyerek. Sorarak, yaratarak. Fakat evren gibi de keşfedilmemiş dünyaları, güneşleri barındırıyor benliğimiz. Hiç keşfedilemeyecek yanlarımız da olacağı mümkün. Sınırsız bilginin,yorumun tüm hepsini bin yıl yaşasak dahi alamıyoruz. Bir tanesini aldığımız da dahi özümsememiz uzun bir zaman içinde gerçekleşiyor. Belki hiç mümkün olmuyor.

Bir bilgi ilk öğrenildiği, duyulduğu an öyle çok önemseniyor ki, o yeni bilginin dışında başka bir şey düşünülemiyor pek fazla. Yeni, taze olan, yarım olan hep daha ilgi çekici gözüküyor. Onunla öyle çok şey çözeceğimiz inancına varıyoruz ki, kutsal bir bilgi haline getirebiliyoruz onu. Fakat tam olarak aldığımızda o bilgiyi, yorumladığımızda üzerinde belli bir karar vermenin kolay olmayacağını anlayabiliyoruz. Daha çok o ikna edici sözlere değil de, düşünmeye başvuruyoruz. Onun üzerinde düşünmeye. Savunmalarımız, kesinliklerimiz hep yarım bilgilerimizden geliyor. Onu korumamız, onu savunmamız hatta onun için öldürmemiz , ölmemiz tam anlamıyla anlamamış olduğumuzun büyük göstergesi. En üstlere taşınan düşünceler, insanlar, inançlar tam anlamıyla anlamadığımızdan dolayı o konumunda durmaz mı zaten? 

Gizemli, sır dolu şeyler bizim için çok önemli olabiliyor. Merak dürtüsü ona karşı ilgimizi daha fazla arttırıyor. Peki bu gizemli, çözülememiş şeyler tam anlamıyla açığa kavuşturulursa ne kalır etkileyiciliğinden? Öğrenilir ve sömürülür bir daha bakılmaz bile ona. O sebeple tam olarak anlayamayacağımız şeyler bizim en kutsalımız olarak kalacak. 

İnsanların böyle hassas yanları büyük çıkarlar için kullanılıyor dünyamızda. Bir şeyler daha da çözümlenemez hale getirilerek daha fazla bağımlısı olmamız isteniliyor. 

Bizim bu koca evrenimizde böyle. Daha da genişleyerek bilinemezliğini, sırlarını arttıryor. Tam anlamıyla çözülmesini engelliyor evren. Evrenimiz de etkileyiciliğini, kutsallığını devasalığıyla korumayı istiyor.