Büyük dünyamızın küçük insanları olan bizler, evren genişliğinde bir benlik oluşturabiliyoruz. Daha da büyüyen, durmak bilmeyen. Yenilikleri, değişimleri benimseyerek. Sorarak, yaratarak. Fakat evren gibi de keşfedilmemiş dünyaları, güneşleri barındırıyor benliğimiz. Hiç keşfedilemeyecek yanlarımız da olacağı mümkün. Sınırsız bilginin,yorumun tüm hepsini bin yıl yaşasak dahi alamıyoruz. Bir tanesini aldığımız da dahi özümsememiz uzun bir zaman içinde gerçekleşiyor. Belki hiç mümkün olmuyor.
Bir bilgi ilk öğrenildiği, duyulduğu an öyle çok önemseniyor ki, o yeni bilginin dışında başka bir şey düşünülemiyor pek fazla. Yeni, taze olan, yarım olan hep daha ilgi çekici gözüküyor. Onunla öyle çok şey çözeceğimiz inancına varıyoruz ki, kutsal bir bilgi haline getirebiliyoruz onu. Fakat tam olarak aldığımızda o bilgiyi, yorumladığımızda üzerinde belli bir karar vermenin kolay olmayacağını anlayabiliyoruz. Daha çok o ikna edici sözlere değil de, düşünmeye başvuruyoruz. Onun üzerinde düşünmeye. Savunmalarımız, kesinliklerimiz hep yarım bilgilerimizden geliyor. Onu korumamız, onu savunmamız hatta onun için öldürmemiz , ölmemiz tam anlamıyla anlamamış olduğumuzun büyük göstergesi. En üstlere taşınan düşünceler, insanlar, inançlar tam anlamıyla anlamadığımızdan dolayı o konumunda durmaz mı zaten?
Gizemli, sır dolu şeyler bizim için çok önemli olabiliyor. Merak dürtüsü ona karşı ilgimizi daha fazla arttırıyor. Peki bu gizemli, çözülememiş şeyler tam anlamıyla açığa kavuşturulursa ne kalır etkileyiciliğinden? Öğrenilir ve sömürülür bir daha bakılmaz bile ona. O sebeple tam olarak anlayamayacağımız şeyler bizim en kutsalımız olarak kalacak.
İnsanların böyle hassas yanları büyük çıkarlar için kullanılıyor dünyamızda. Bir şeyler daha da çözümlenemez hale getirilerek daha fazla bağımlısı olmamız isteniliyor.
Bizim bu koca evrenimizde böyle. Daha da genişleyerek bilinemezliğini, sırlarını arttıryor. Tam anlamıyla çözülmesini engelliyor evren. Evrenimiz de etkileyiciliğini, kutsallığını devasalığıyla korumayı istiyor.
