Konuğu oldum bilgelerin, Tanrıların. Tüm her şeyi birinci ağızdan dinlemişcesine, kulaklarım sanki gerçeğe bu kadar aşinaymış gibi, dinledim tüm olup biteni. Koca bir mit yığını, aşılmaz ceset dağları, büyük savaşları tamda kanatlarımın altında hissettim. Atina'nın pazarlarında dolaşan yaşlı adamı gördüm.
Büyük karşıtlar savunmalar yapıyor. Yayıyor deliliğini, zehrin son damlasını içebilecek cesaretle yerleştiriyor fikrini bilinçlere. Peki ne cüret? Deliliği varlığı farkına vardıran bulunduğu varlıktanmış * oysaki. Oysa onlar bu varlık içinde hiçliği hissedecek delilikleri düşünmemiştiler.
Varlığı kabul edenin, bu varlığı yalnızca algılayabildiği, algılayabildiğinin ötesinde olanı ya tahmin ettiği ya da hesapladığı alandan ve bir de tamamen belirsizlik gölgesinin kapladığı şeye de tanrısallığı yüklediği inançtan ibaretti.
Bu belirsizliğe bir ebediyet yüklemek yerine, hiçliği tam göz önüne koymak daha gerçekçi yaklaşımı gösteriyordu halbuki.
Çocukluktan alışılagelen , ihtiyacı olduğumuz Tanrı sembolleri vardır.
Ebeveyn, devlet ve Tanrı. Sorumluluğu devrettiğimiz, tüm sırların onda saklı olduğu, bizim de bilmemize gerek olmadığı bir düşünce, bir inanç. Bununla rahatlığı ve huzuru sağladığımızı sanırken, miskinlik ve tembelliğimizle kandırılmış olarak yaşayıp, ölmemizi gözden kaçırırız.
Tanrının diğer Tanrı fikirlerinden ayrı olarak, daha yüce ve bilinmez, gizemli tanımlanması ise bolca sıfattan kaynaklıdır. Sıfatlarla yaşar. Aşınmış sıfatın yerine, daha az aşınmış olanı getirdikçe o konumundan ayrılmaz, yine tanımlandığı yüceliğiyle orada kalır.
Tüm tarihin büyük bir yanılgısıdır bu.
Bir mitoloji, eskimiş sıfatların, tekdüzeliği sebebiyle "mitoloji" olmuştur. Şimdi gülünç gelen inanç haline gelmiştir. Artık bunun yerine gelen yeni inançların ciddiyeti ne zamana kadar sürer meçhul.
Bu yanılgıların sebebi olduğu ortak nokta, insanın kendi bulunduğu yerde sanki tüm yaşamın bir nedeni, amacı ve sonucu olarak kabul etmesiydi. Doğa , evren yalnızca insana bahşedilmiş olan bir nimet olarak düşünüldüğünde, insan tüm tavırlarını bilinçsizce buna göre yönlendirdi.
21. yy' da dahil hala bu tavır değişmemekte. En mühim canlı olarak hareket edip, canlı olarak yapması gerektiğini dolaylı şekilde yapmaya zorladığı an, yolundan şaşıyor, kendini kaybediyor.
Kendine ait bir düzen yaratıp, kendine ait olmayan düzeni de bozuyor. Bunu yalnızca insan başarıyor.
* (bahsettiğim varlık kelimesi, bulunduğu dönemin, yaşadığı yerin düşünmek ve felsefe yapmak için müsait olması. bir nevi imkan anlamında)
Büyük karşıtlar savunmalar yapıyor. Yayıyor deliliğini, zehrin son damlasını içebilecek cesaretle yerleştiriyor fikrini bilinçlere. Peki ne cüret? Deliliği varlığı farkına vardıran bulunduğu varlıktanmış * oysaki. Oysa onlar bu varlık içinde hiçliği hissedecek delilikleri düşünmemiştiler.
Varlığı kabul edenin, bu varlığı yalnızca algılayabildiği, algılayabildiğinin ötesinde olanı ya tahmin ettiği ya da hesapladığı alandan ve bir de tamamen belirsizlik gölgesinin kapladığı şeye de tanrısallığı yüklediği inançtan ibaretti.
Bu belirsizliğe bir ebediyet yüklemek yerine, hiçliği tam göz önüne koymak daha gerçekçi yaklaşımı gösteriyordu halbuki.
Çocukluktan alışılagelen , ihtiyacı olduğumuz Tanrı sembolleri vardır.
Ebeveyn, devlet ve Tanrı. Sorumluluğu devrettiğimiz, tüm sırların onda saklı olduğu, bizim de bilmemize gerek olmadığı bir düşünce, bir inanç. Bununla rahatlığı ve huzuru sağladığımızı sanırken, miskinlik ve tembelliğimizle kandırılmış olarak yaşayıp, ölmemizi gözden kaçırırız.
Tanrının diğer Tanrı fikirlerinden ayrı olarak, daha yüce ve bilinmez, gizemli tanımlanması ise bolca sıfattan kaynaklıdır. Sıfatlarla yaşar. Aşınmış sıfatın yerine, daha az aşınmış olanı getirdikçe o konumundan ayrılmaz, yine tanımlandığı yüceliğiyle orada kalır.
Tüm tarihin büyük bir yanılgısıdır bu.
Bir mitoloji, eskimiş sıfatların, tekdüzeliği sebebiyle "mitoloji" olmuştur. Şimdi gülünç gelen inanç haline gelmiştir. Artık bunun yerine gelen yeni inançların ciddiyeti ne zamana kadar sürer meçhul.
Bu yanılgıların sebebi olduğu ortak nokta, insanın kendi bulunduğu yerde sanki tüm yaşamın bir nedeni, amacı ve sonucu olarak kabul etmesiydi. Doğa , evren yalnızca insana bahşedilmiş olan bir nimet olarak düşünüldüğünde, insan tüm tavırlarını bilinçsizce buna göre yönlendirdi.
21. yy' da dahil hala bu tavır değişmemekte. En mühim canlı olarak hareket edip, canlı olarak yapması gerektiğini dolaylı şekilde yapmaya zorladığı an, yolundan şaşıyor, kendini kaybediyor.
Kendine ait bir düzen yaratıp, kendine ait olmayan düzeni de bozuyor. Bunu yalnızca insan başarıyor.
* (bahsettiğim varlık kelimesi, bulunduğu dönemin, yaşadığı yerin düşünmek ve felsefe yapmak için müsait olması. bir nevi imkan anlamında)
